Κυριακή, 18 Νοεμβρίου 2012

Kıbrıslıtürklerin direnişi


Türkiye Dışişleri Bakanı 2012 Şubatında yaptığı bir açıklamada, KKTC’nin ekonomik reformlar yapabilmesi için, bir merkez tarafından alınacak kararları daha alt kademelerin reddedememesini sağlayacak şekilde devletin işleyişinin değişmesinin gerekli olduğunu söylemişti. Davutoğlu bu sözleriyle Kıbrıs’ın kuzeyindeki yapıların varlığının, işleyiş biçimlerinin ve hizmet ettikleri hedeflerin kapsamlı bir biçimde yeniden değerlendirilmesi gerekliliğine işaret ediyordu. Kısacası bu sözlerde bütünsel bir neoliberal dönüşüm çabasının çekirdeği saklıydı.

Bu dönüşümün hedefi işgal altındaki bölgede kurulmuş olan yapıların karakterinin değil, yeni bir siyasal-ideolojik düzenin oluşturulmasına hizmet edecek şekilde işleyiş biçimlerinin değiştirilmesidir. İşgal altındaki bölgenin Türkiye sermayesine daha fazla açılması, siyasal yapının bu yeni ekonomik kurallara uyacak şekilde düzenlenmesi ve hedeflenen değişimin siyasi aktörlerinin yaratılması böylesi bir değişimin ana özelliklerini teşkil etmektedir. Bilinen üç yıllık mali protokoller yukarıda değinilen hedeflerin yaşama geçirilmesinin araçlarıdır. Bu protokoller sadece bazı “teknik direktifleri” içeren belgeler olarak değil, bilakis neoliberal yönde kapsamlı ve bütünsel siyasi programlar olarak algılanmalıdır.

Bunlara paralel olarak, Kıbrıs’ın kuzeyinin Türkiye ile mevcut ilişkileri nedeniyle de, bu “çağdaşlaşma” modelinin Türkiye’de hükümette olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin izlediği reçetenin temel karakteristik bir özelliğini, yani bugünkü Türk siyasi İslamcılığıyla neoliberalizmin bağlantısını de beraberinde Kıbrıs’a getirmekte olduğu kaydedilmelidir. Dolayısıyla bu protokollerin ifade ettikleri politikanın içeriğinin ve bunların tüm Kıbrıs halkı açısından yol açacakları sonuçların yanı sıra, bu somut politikanın Kıbrıstürk toplumu içerisinde meşrulaştırılması çabasının da deşifre edilmesi de önem taşımaktadır.

Bu politikanın uygulanmasının sonuçlarının ortaya çıktığı ilk aşamada Kıbrıstürk toplumunun siyasi, ekonomik ve sosyal açıdan marjinalleştirildiği açıkça görülmektedir. İkinci aşamada ise, Türkiye hükümetinin ideolojik-politik hegemonyasının sağlanması için yoğun bir çabanın ortaya koyulduğu gözlemlenmektedir. Bu hegemonya sadece güçlü olanın güçsüz olana dayatmaları aracılığıyla değil, aynı zamanda güçsüz olanın rızasının ve onayının alınması aracılığıyla da kurulmaktadır. Yani yaratılan siyasal, ideolojik ve hatta ahlaki koşullar içerisinde güçlü olanın isteğinin ve siyasi programının kabul edilmesi doğal, “sağduyu”nun ürünü ve doğru bir tercih olarak sunulmaktadır.

2011 yazında Erdoğan’ın Kıbrıslıtürk gazetecilere yaptığı Kıbrıslıtürklere “bizim partimiz gibi bir parti lazım” şeklindeki açıklaması işgal altındaki bölgede kurulmakta olan bu hegemonyanın belki de en karakteristik anını teşkil etmektedir. Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı hakkındaki analizleri de dikkate alındığında, “tüm toplumun kendi dünyası” gibi görmesini istediği “kendi dünyası”nı AKP’nin Kıbrıs’ta da kurmayı arzuladığı görülmektedir. Bu yolla kendi iradesini kolektif “milli irade” olarak sunabilecek ve bunun aracılığıyla da adanın kuzeyinde yeni siyasal rejimin uzun ömürlü ve istikrarlı olmasını sağlayabilecektir.

Kıbrıstürk toplumuyla tarihi önemdeki kopmanın da işte bu noktada olduğu görülmektedir. AKP toplumun rızasını ve onayını almak için ihtiyaç duyduğu “yeni” aktörleri öne çıkarma hedefiyle siyasal partilere dahi müdahale etmektedir. Ancak Kıbrıstürk toplumunun ilerici kesimleri buna karşı direnmeye devam etmektedir. 2011’deki kitlesel eylemlerin “bu memleket bizim, biz yöneteceğiz” sloganı AKP’nin muhafazakâr hegemonyasına karşı Kıbrıslıtürk ilerici güçlerin kendi iradeleriyle yanıt vermeyi amaçladıklarını göstermektedir. AKP’nin dönüştürme planına karşı Kıbrıslıtürk ilericiler kendi değişim programını öne çıkarmaktadırlar. 2011 eylemlerinin ardından Kıbrıslıtürk muhalefet güçleri bu aşamada yenik durumda görünüyorlarsa da, şu tartışma götürmez bir gerçektir ki, Kıbrıslıtürk ilerici demokrat güçler toplumlarının Türkiye ile ilişkilerinin nitel değişim gereksinimini net bir biçimde ortaya koydular. Bu başarı tüm Kıbrıs tarihini belirleyici bir şekilde etkilemektedir ve Kıbrısrum toplumu da buna ilgisiz kalmamalıdır.
 

Nikos Muduros
Yeni Düzen Gazetesinde yayınlanmıştır, 18.11.2012

Δεν υπάρχουν σχόλια:

Δημοσίευση σχολίου